Önce mahallede bir ya da en fazla bir kaç evde vardı. Henüz siyah beyazdı televizyonlar. Konu komşu biraraya gelir televizyon izlenirdi. Kalabalıktan çıt çıkmazdı. Gözler televizyondaydı. Kadınların, genç kızların ellerinde yine dantel örgüler vardı ama hızı azalırdı. O haylazlıklarından, yaramazlıklarından çok zaman dayak yiyen çocuklar dahi sessiz, uslu olurlardı... Çelik-çomak, körebe ne ki, kimse kimseye “mızıkçılık yaptın” da demiyor; küçük kutu çocukların sesini dahi kesiyordu. Anneler memnun. Dayağın, azarın başaramadığını televizyon başarıyordu çünkü. Sonra mahallelerde televizyonlu ev sayısı çoğaldı. Derken şehirlerde ve köylerde televizyonsuz ev kalmadı. Eski televizyonlar yenilendi, renklendi. Artık gazetelerde “renkli” ibaresi olan programlar aranmayacaktı. Çünkü tüm programlar renklenmişti. Televizyonlar çoğaldı çoğalmasına ama dostluk, komşuluk ilişkileri daha da azalmaya başladı. Sürdüğü kadarıyla sohbetleri de televizyon programları işgal etmeye başladı.
“Dr. Kimbıl kaçabilecek mi?.. Ay şu filmi seyrettin mi?.. Diana şöyle dedi, Manuela şunu yaptı... O sakat çocuğu izledin mi acıdım valla”... İsimler arasıra Türkçeleşse, figürler değişse de sohbetlerin ana konusu bu oldu. Aile içi ilişkiler dejenere oldu. Çocuklar ana-babanın verdiği terbiyeyle değil, televizyonla yönlendi. Giyim kuşamdan konuşmalara, davranışlara, yaşam tarzından amaçlara, hayallere kadar birçok şey televizyonun verdiği mesajlarla şekillendi. Sadece çocuklar değil, büyükler de televizyonun etkisinde kaldı. Hayal dünyaları değişti. Artık yabancı filmlerdekiler gibi yaşama özlemi doğdu. Hayaller “yurtdışı”na ulaştı, Amerikalara... Büyükten küçüğe herkes dizilerde, filmlerde oynayan kişilere özendi, onlar gibi konuşmaya başladı, onlar gibi giyinmek istediler. Filmlerde yansıtılan yabancı kültür daha doğrusu “batı kültürü”, daha da doğrusu “batı kültürünün” en işe yaramaz parçaları beyinlere aşılanmaya başlandı. “Çağdaş”lık, “moda” adı altında mini etekler, dar giysiler, bize tamamen yabancı bir giyim tarzı benimsetilmeye, hoş görülmeye başlandı. Televizyonda görülen uzun saçlı, kulağı ya da burnu küpeli, yırtık pantolonlu tipler bizim de sokaklarımızda görülmeye başlandı. Televizyonlarda çıkan “komedi” programlarıyla espri anlayışı değişmeye başladı. Reklamlardaki söylemler günlük hayatta tekrarlanmaya başlandı. “Sanatçı” denilen kişilere özenildi, onlar gözlerde putlaştırıldı. Kısacası televizyonlar toplumun her yaşta her kesimini esir aldı. Televizyon, programlarıyla ve asıl olarak da ideolojik ve kültürel bombardımanlarıyla yaşantımızı, halk gerçeğimizi bir yönüyle şekillendiren bir işleve sahiptir. Bugün “Allah allah”, "yazıklar olsun” ya da “Aaa!” diyerek seyrettiğimiz olaylar yaşamımızın, kişiliğimizin bir parçası yapılıyor, sonra şaşırmaz oluyoruz, fakat bizzat yapmaya, uygulamaya başlıyoruz, farkında mıyız? Program Akışı, Hayatımızın Akışı mı? Günlük program akışına gözattığımızda hemen her yaşa, her kesime hitap eden programlar bulabilmek mümkün. Güne haberlerle başlıyorsunuz. Sonra sıra çocuklara geliyor. Değişik biçimlerde insan, hayvan, robotlardan kahramanları olan çizgi filmler doluyor ekrana. Ev kadınları çocukları çizgi film seyrederken evi şöyle bir toparlayınca ekran hakimiyeti artık onların eline geçiyor. Yemek tarifleri, ‘’kadınca” sohbet programları, “talk show”lar, sağlık saatleri, pembe diziler... Okumayan, çalışmayan genç kuşağı da unutmak mümkün değil. “Sabah şekerleri”, “Sabahın Melikesi”, “Sabahın Sedası” sunucuları, klipleri, müzikleri, sözde sohbetleriyle gençleri, özellikle de genç kızları çevreliyor. Türk sineması, pembe diziler, çizgi filmler, müzik programları derken gün akşama varınca kanallar daha kapsayıcı oluveriyor. Magazin haberlerinin (bunlara haber bülteni demek zor çünkü) ardından “aşk, nefret, gözyaşı, ihtiras, çıkar, kin” sloganlarıyla sunulan diziler, yarışmadan öte konuşmalarıyla, giyimleriyle porno filmi andıran yarışmalar, porno filmler, magazin programları, reality şovlar, İbo, Hülya, Sibel, Deniz şovlar, televoleler, spor programları, Savaş Ay’ın yaptığı gibi kavga-küfür programları, canlı telefon bağlantılı “sohbet” programları, ‘’Babacan”lar, “Yetiş Bacım”lar, çok üzüldüyseniz biraz da gülün diye Reyting Hamdiler, umut tacirleri, kader kurbanları ve daha onlarca ahlaki, kültürel dejenerasyon yayan, bilinç bulandıran, uyuşturan programlar. İnsanlar günlerini televizyon programlarına göre ayarlar oldu. Beğendiği program çıkmadan önce eğer sokaktaysa bir an önce eve koşuluyor, işler bir yana bırakılıp televizyon izleniyor. İşler televizyon programlarına göre ayarlanıyor artık. Bir gün böyle geçiyor... Belki yüzleri, program kurguları değişse de beynimize aynı pisliklerin doldurulacağı yeni bir güne adım atıyoruz. İçimizde şu kahraman “acaba ne olacak’’, “10 milyarı kim kazanacak” merakıyla... Nasıl Seyrediyoruz? Sabah ilk işimiz televizyonun düğmesine dokunmak oluyor. Eve girdiğimizde hemen televizyonun karşısına geçiyoruz. Adeta bir uyuşturucu olmuş televizyon. Kanımızda dolaşmıyor ama beynimizi uyuşturuyor. UNESCO’nun yayınladığı raporlarda Türkiye ABD’den sonra dünyada en çok televizyon seyreden ikinci ülke olarak geçiyor. Az buz bir “derece” değil! Bir iki, hadi şu program da derken TV ekmek parasından sonra yaşamımızı dolduran, zamanımızı alan bir alet haline geliyor. Televizyonda yayınlanan ve kimi özlemlerimizi, kimi acılarımızı, milli duygularımızı, çözümsüzlüklerimizi hedef alan programlar hiçbir mantık süzgecinden, sorgulayıcılıktan geçirilmeden izlenmeye başlanıyor. İstesek de istemesek de televizyonun yaydığı emperyalist-yoz kültürle değer yargılarımıza, geleneklerimize, yaşam biçimimize ve geleceğimize müdahale ediliyor. İlişkiler dejenere oluyor, hatta yok oluyor, kuru, soğuk merhabalar kalıyor geriye. Televizyon bunu besleyen bir kaynak haline geliyor. Bir yanda sömürü ve yoksulluk, öte yanda çaresizlik yani devrimci mücadeleden yoksun kalmış geniş bir potansiyel. İşte televizyon sömürüyle çaresizlik arasındaki dengeyi kuruyor. Bu denge her türlü ahlaksızlığın, yozluğun, yokluğun, yoksulluğun, işkencenin, baskının ve daha kaynağını düzenden olan onlarca şeyin beyinlerde meşrulaşması, insanların bencilleştirilmesi ve kendi gerçeğinden uzaklaştırılması oluyor. Televizyonla Olan Bağ, Her Tür İlişkinin Yerini Aldı Kapitalist düzen istediği insan tiplerini sadece okulunda, işinde şekillendirmiyor. Bireyci, bencil insanlara ihtiyaç duyan düzen televizyonlardan da “bireysel eğitim” veriyor. Ama ne eğitim! Ne öğretiyor? Kendini düşün, fuhuş yap, uyuşturucu kullan, daha iyi markalar giyin; daha iyi evlerde yaşa, çal-çırp ama sakın düzene karşı çıkma. Ananı-bacını pazarla, arkadaşını, konu komşunu kazıkla, kimseye güvenme. Arkadaş mı arıyorsun? İşte sana seni dünyanın öbür ucuna götürebilen kutu evinde, elinin altında. Üstelik renk renk, kanal kanal... Yaşamda yemek içmek, soluk almak kadar ihtiyaç haline gelen televizyon, insan ilişkilerini, komşuluk ilişkilerini, sosyal faaliyetlerini, örgütlenme alışkanlıklarını yok ediyor. İlk darbeyi aile içi ilişkiler alıyor. Evli ya da bekar, fuhuşun meşru olmadığı tek bir program yokken köylüsünden kentlisine fuhuş yaygınlaşmaya başlıyor. Hele ki yoksulluğun dayanılmaz hal aldığı bugün, geçinmek için ahlaksızlık yapmak çıkar yol olarak görülüyor. Emek, emeğe sahip çıkmak gibi insanın en yüce değerleri yok sayılmaya başlanıyor. Fuhuş olmazsa, dolandırıcılık, rüşvet ve televizyonun önüne serdiği daha onlarca yol herkesi bekliyor. Aile ilişkileri parçalanmaya başlıyor. Bir memurun, esnafın bile istediğini yediği, içtiği, araba sahibi olduğu, villavari evlerde yaşadığı dizileri seyreden kadınlar, evine yeni eşyalar almak, bir araba sahibi olmak için eşiyle kavga ediyor. Aynı şeylerle yönlenen çocuklar daha “iyi” bir yaşam için ailesini terk ediyor, ya da özlemlerini karşılayamadığı için annesini babasını küçümsemeye, aşağılamaya başlıyor. Bakıyorsunuz bir gecekonduda yaşıyor, ama saçıyla, kıyafetiyle “Bağdat Caddesi”nde dolaşan sosyetik tiplerden farkı yok. Su gibi içki içilen, ağrı kesici kullanır gibi uyuşturucu içilen diziler, sözde bunları teşhir eden programlar tersine çocukları, gençleri meraklandırıyor. Her türlü intihar yöntemi televizyonlardan öğretiliyor. Ana-baba çocuklar arasındaki saygı, sevgi darbe yiyor. Herkes bir televizyon kahramanı olduğuna göre, ana babaya ismiyle hitap etmekten, en uygunsuz biçimlerde oturmaktan, eve kız-erkek arkadaş getirerek ahlaksız ilişkileri yaşatmaktan tutalım da para vermediği için ya da mirasa konabilmek için ana-babayı öldürmelere varan bir tablo yaşanıyor. Kaynıyla, görümcesiyle yaşadığı “aşk’’ uğruna eşler öldürülüyor. Bencillikler, çıkarcı, ahlaksız ilişkiler, tatminsizlikler aileyi yok etmekle kalmayıp, zulüm düzeninde halkı ayakta tutan birbirine bağlayan her türlü olumluluğu, geleneği de dinamitliyor. Ya çocuklar... Konuşmaya başlar başlamaz ilk olarak “oymazsam namussuzum”, “oynama şıkıdım şıkıdım” gibi ahlaksız şarkı sözlerini ezberlemeye başlıyor. Akrabalarından önce, Tarkanla, Sibel Canla tanışıyor. Ağaç yaşken eğilir misali her tür ahlaksızlığı, bencilliği emeklerken öğrenmeye başlıyor. Televizyon sözde onun için Susurluk’u, eğitim sistemini, yoksulluğu sorguluyor; geleceğini, işini, eğitimini onun adına düşünüyor, çareleri onun uğruna araştırıyor! Böylece çocuğun kaderi belirlenmiş oluyor, tüm yolları düzene çevriliyor. Büyüyünce ne olmak istediği sorulunca ya manken, spiker ya futbolcu ya işadamı diyor. Hayalleri bu çerçeveyle sınırlanıyor. Doğrusunu göremediği için mukayese de edemiyor ve “tek doğru” televizyonun öğrettikleri oluyor. Tercih yapma şansı da ortadan kaldırılıyor. Alternatif aradığı noktada da cinsel sapkınlıklar, içki, uyuşturucunun her türlüsü sunuluyor önüne. “Ev Alma Komşu Al” Yerine “Ev Alma Televizyon Al” Peki konu-komşu, dostluk ilişkileri ne hale geldi? En masumca sonucu, herkesin evine kapanıp TV seyrederek “sosyal ihtiyaçlarını” karşılamaya çalışmasıdır herhalde. Ama bu kadarla bitmiyor. Televizyon aracılığıyla yayılan pislikler komşuluk dostluk ilişkilerine de bulaştı. Eve gelen kim olursa olsun bir yudum çay, bir lokma ekmek yedirmeden göndermenin ayıp sayıldığı günlerden aynı apartman içinde birbirinin adını dahi bilmeyen tarzda ilişkilere varıldı. Öyle çat-kapı içeri girme samimiyeti yok oldu. “Nereden çıktı şimdi, tam da Yalan Rüzgarını seyrediyordum” vb. yakınmalar dostluk ilişkilerini kemirmeye başladı. Telefon edip “gelebilir miyim?” demek ve ev sahibinin de “Maalesef programımız var” cevabı verme rahatlığı televizyonlardan öğrenilmedi mi? Komşunun, dostun taleplerini reddetmek ilişkileri tümden reddetmeye vardı. Komşuyla paylaşılan her tür acı, sevinç, ihtiyaç, telefonlarla televizyon programlarına taşındı. Nasılsa her sorunu irdeleyen programlar mevcut. Sağlık, magazin, karı-koca ilişkileri, anne-çocuk ilişkileri, yoksulluk, zengin olma yolları... vb. her şeyin çözüm platformu televizyonlar oldu. Komşularla, dostlarla belli bir ilişki yürütülse de sohbetlerde TV dizileri önemli bir yer tutmaya başladı. Bir kadın acil bir ihtiyaç uğruna dizisini seyretmediğinde hemen komşusuna koşar ve kahramanın neler yaptığını anlattırır, ortak hüzünler, ortak sevinçler televizyon kahramanları için yaşanır oldu. Ya da bir araya gelip TV’ler ortakça seyredilmeye başlandı. Birine kapı açmaya, buyur etmeye korkar hale, kimin ne olduğundan şüphe edilir hale gelindi. Hırsız mı, in mi cin mi, çocuğunu mu çalacak, başına ne işler açacak?.. Kuşku tohumları ekildi. Yaşanmıyor da değildi. Televizyonlar her gün bangır bangır benzer haberler vermiyor mu? Güven zedelendi, zedelendikçe ilişkilere yansıdı. Mesela komşusu öldü, kimsenin haberi olmadı. Ancak koku duyulunca ya da uzun süre ortalıkta görünmeyince ne olduğu merak ediliyordu artık. Televizyondan yayılıyor bu bencillik. “Önce kendini düşün”, “başkasından sana ne” deniyor. “Bana ne” kelimesi konuşma dilinin en sık kullanılan kelimesi haline geliyor. Bu ilişkileri de çıkar, faydacılık belirlemeye başlıyor. “Her koyun kendi bacağından asılır” deyişi günlük yaşamın her ayrıntısını belirleyen temel yaşam felsefesi oluyor. Artık komşu almak yerine televizyon alınıyor. Televizyon Seyretmemeli miyiz? Kuşkusuz az da olsa televizyonda izlenebilecek programlar var. En azından ülkemizde ne olup ne bittiğini anlamak için kendi yorumlarıyla veriyor da olsalar haberleri, haber programlarını, tartışmaları izlemek mümkün. Ancak TV seyrederken bugün çok daha seçici olmak gerektiği ortadadır. Bu seçiciliği yaratmak en başta devrimcilerin görevidir. Kurumlarda, evlerde, halkla iç içe olunan her yerde televizyonun nasıl izlenmesi gerektiği bilincini yaymak zorunluluktur. Tabii ki televizyonun bizleri teslim almasının, ahlaksızlıklara, onursuzluklara ortak etmesinin önüne geçmek için devrimci olmaya da gerek yoktur. Halkımızın ahlaki değerleri, onuru, namusu, sıkı sıkıya sarılacağı olumlu gelenekleri, egemenlerin -kendi ellerimizi kullanarak- evlerimize soktuğu bu pislik yayan kutuya karşı bir set görevi görecektir. Ancak o zaman televizyonu egemenlerin elindeki bir silah olmaktan çıkarabiliriz. Çözüm televizyon seyretmemek, gözümüzü kulağımızı kapamak da değil, TV’nin bizi üretkenlikten alıkoymasını, günlük yaşamımızı, düşünce ve davranışlarımızı belirleyici hale gelmesini önlemektir. Bizi yönlendirmesine izin vermemektir. Televizyondan neyi alacağımızı bileceğiz, seçici olacağız. Kaynak: http://www.ozgurluk.org/kitaplik/webarsiv/kurtulus/eskisayilar/b-yolunda18/ekran.html
Buraya günlük hakkında kısa bilgiler verebilirsiniz. Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer adipiscing elit. Quisque sed felis. Aliquam sit amet felis. Mauris semper, velit semper laoreet dictum, quam diam dictum urna, nec placerat elit nisl in quam. Etiam augue pede, molestie eget, rhoncus at, convallis ut, eros. Aliquam pharetra. Nulla in tellus eget odio sagittis blandit. Maecenas at nisl. Nullam lorem mi, eleifend a.
Yorum Yazın